Bruno Taut’u genelde yeni Cumhuriyet’in mimarı olarak biliriz. Aralarında Atatürk’ün katafalkının da olduğu yirmiye yakın projesi vardır. Çoğu resmî olan bu projelerden inşa edilenler arasında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi başta gelir. Ama Taut’un mimarlığı, bizim bildiğimiz bu resmî yapılara indirgenemez. O bir romantiktir, coşkulu bir ütopya düşkünüdür.[1]

 

                                         Dil Tarih Coğrafya Fakültesi

Ortaköy Taut Evi

 

Ütopya, umuda ihtiyaç duyulduğu zamanlarda ortaya çıkmıştır hep. Taut, ütopik tasarımlarına Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında (1917-1918) başlar. Ona göre savaşın nedeni sıkılmışlık ânı/hissidir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Martin Gropius’un da başını çektiği ünlü Werkbund akımının içerisindedir. Buna karşın, 1914’teki Werkbund sergisi için tasarladığı Glashaus (Cam Pavyon)[2] birçok insanın beklentisinden uzak kalmıştır. Bu cam yapının ana fikri, daha sonra Taut’un Die Stadtkrone’de (Şehrin Tacı, 1919) bahsettiği ve Alpine Architektur (Alp Mimarisi,1917) olarak adlandırdığı ütopik şehir tasarımının merkezindeki yapıyı da belirleyecektir.

Taut, John Ruskin, Nietzsche, Novalis, Edgar Allen Poe ve aynı zamanda arkadaşı olan şair Paul Scheerbart’un eserlerinden etkilenir. “Politik olmayan bir sosyalizmi”[3] savunur ve kitaplarında bu ütopyayı işler. Estetiği, ütopik dışavurumculuktan yeni nesnelciliğe (Neues Sachlichkeit) ve rasyoneliteden uzak bir neo-klasizme[4] kadar uzanır.

Aslında, Taut sadece bir mimar değil, aynı zamanda kendi kendini yetiştirmiş bir düşünürdür. Sanatta piramidi andıran bir hiyerarşi olduğunu ve bu hiyerarşiden kurtulmanın yolunun inşadan geçtiğini savunur. Resim ve heykel sanatlarının yanı sıra farklı malzeme ve yöntemleri de içeren yeni bir mimariden bahseder.[5] Doğadan esinlenerek oluşturulan organik formlar ile insanlık için daha iyi bir dünya inşa edilebileceğini düşünür. Alpine Architektur (1919), Die Stadtkrone (1919) gibi kitaplarında ve makalelerini yayınladığı Früchlicht ile Sturm gibi dergilerde bu düşünceler çerçevesinde geliştirdiği sosyalist ütopyasını anlatır. Ona göre, insanlığa hizmet etmek ve insanlıkla ‘birarada’ hissetmek bir nevi gerekliliktir. Sosyalizm bunu sağlayacaktır. Politik olmayan bir anlamda sağlayacaktır, çünkü insanlar arasında her türlü otoriteden uzak basit bağlar oluşturacaktır. Marx ve Engels’in endüstriyel proletaryayı öne çıkaran modelinden farklı olarak, sosyal reformları mimar-sanatçının gerçekleştireceğini öngörür. Taut’un hiçbir zaman inşa edilemeyecek ütopik mimarlık ve şehir tasarımlarına sadece onun kitaplarında rastlarız. Çizimleri ve anlatımlarıyla hikâyeler yazar. Die Stadtkrone ve Alpine Architektur’daki metinler düpedüz şiirdir.

Cam saray olmadan hayat bir mahkumiyettir – Paul Scheerbaart

Bruno Taut için ise cam ilahi bir malzemedir. Mimarinin anlamı “ışığı getirmek”tir.[6] Taut’un ışığı kullanışı bir ressamınkini andırır: ışığı içeri sokan ve yansımalar yoluyla mekân içerisinde oyuna olanak veren bir kullanım. Fikirlerinden etkilendiği arkadaşı şair Paul Scheerbart, Taut’a adadığı Cam Mimari adlı romanında camın bir yapıda şiiri oluşturduğunu anlatır. Taut’un kurduğu gizli Glaeserne Kette[7] (Cam Zincir) topluluğu da, camın, geleceğin arınmış/saf insanlığını temsil ettiğine inanır.[8] Alman mistiklerinden sanat tarihçisi Wilhelm Worringer ile eleştirmen Karl Scheffler’in düşüncelerinden etkilenen bu gizli ekspresyonist topluluk birbirlerine yazdıkları mektuplarda camı yücelten ev tasarımlarına yer verir.[9]

İlki, 1851 yılında Londra’da özel olarak inşa edilen Crystal Palace’ta gerçekleşen ve emperyal devletlerin birbirleriyle kıyasıya rekabet ettikleri evrensel sergilerden veya dünya fuarlarından biri de 1914 yılında Köln’de açılır. Bu fuar için Taut, Werkbund akımından beklenemeyecek Cam Pavyon’u tasarlar. Alman cam endüstrisinin atakta olmasının bu tasarımdaki rolü yadsınamaz tabii. Mimarlık tarihçisi Ian Boyd White’a göre cam ve betondan oluşan bu yapı, Scheerbart’ın astral romanlarında görülen ışıkla doldurulmuş fantastik dünyayı hatırlatır. Taut, Gotik katedrallerden etkilendiğini yazar. Merkezî, simetrik bir plana sahip olan ve poligonal renkli camlarla oluşturulmuş bir kubbeyi andıran Cam Pavyon da bir tapınağa benzer. Duvarları cam tuğlalarla örülmüş, merdivenleri de camdan ve metalden yapılmış Pavyon’un içinde küçük bir şelale vardır. Işık, yerleştirilen prizmaların etkisiyle sürekli farklı renklere bürünür.

 

Glashaus

 

 

Aslında dönemin bütün mimarları tasarımlarında ışığa önem verir. Burada özellikle öne çıkarılması gereken nokta, Taut’un mistik, romantik ve sosyalist yaklaşımı üzerinden dinî sembolleri kullanarak nasıl kendi mimarisini oluşturduğu. Boyd White, Cam Pavyon’un koreografik bir tarzda ziyaretçiyi belirli şekillerde hareket etmeye yönlendirdiğini yazar. Işığın ve bedenlerin dans edercesine bir mekânı deneyimlemesi fikri heyecan vericidir.

Taut ve Yeni Bir Şehir Yaşamı

Yazar Gustave Landauer sosyalizmin bir kültür hareketi olduğunu, güzele ulaşmak için verilen bir savaş olduğunu anlatır. Bu nedenle mimarı ve sanatçıyı devrimin lideri, hatta mesih olarak görür. Benzer şekilde Bruno Taut da mimarın seküler bir peder olduğunu düşünür – mimar yüce bir işi üstlenmektedir.[10] Sanatçının çabasıyla daha da iyileşen ideal bir dünya tasavvurudur onunki.

Ütopya nedir? Hiç ol(a)mayacak olanın olanağını öngörebilmek mi? Bu isteği hatta tutkuyu gerçekleştirebilmek için yollar aramak belki de… Taut’a göre, güvenilir, gerçek ütopya,[11] illüzyonun bataklıklarında yüzmez; inancın ve bilginin taşlarında dinlenir! Endüstri devriminin sonucunda, yok olmaya yüz tutan şehirler sıkıcılık kaynağı olmuştur. İşte bu sıkıcılığı ancak, ışıklı, transparan yapılar ve şiir giderebilir.[12]

Taut’un Die Stadtkrone ve Alpine Architektur adlı eserleri, insanlığın kurtuluşu olarak gördüğü bu yeni şehir anlayışını açıklar. Die Stadtkrone, Taut’un esinlendiği tapınak ya da anıtların bir dökümünü içerir. Bunlar arasında, Köln, Londra gibi Avrupa merkezlerinde bulunan yapıların yanı sıra, Kudüs ve Bangkok’taki çeşitli tapınaklar da bulunur. Bunlar halkı sembolize ederler. Taut’un Früchlicht dergisinde yayınladığı “Haus Des Himmels” (Göklerin Evi, 1920) makalesinde anlattığı tasarımı da Asya’daki Angkor Wat ve Barobudur gibi çeşitli tapınaklardan esinlenilerek oluşturulmuştur. Die Stadtkrone de ışığı emen yıldız şeklindeki bir kristale, parlayan bir elmasa benzer.

Alpine Architektur kitabında ise dünyayı dönüştürerek dağları binalara çeviren hayalî bir şehirden bahseder Taut. Halkı birleştirecek olan Alp Dağları’ndaki bu şehir,[13] atom çekirdeklerinin şemasına sahip olduğu için merkezî olarak planlanmıştır. 300.000 nüfuslu şehrin merkezi, yöresel malzeme ya da iklim koşullarını hiçbir şekilde hesaba katmayan kristal bir yapıyla taçlandırılır. Taut, insanların halk (Volk) olarak birlikte yaşadıkları, evlerini paylaştıkları ve besinlerini kendi ürettikleri bir komün hayatı düşler.[14] Şehirde yıldız gibi parlayan ana yapının çevresinde opera, tiyatro, kütüphane, müze, restoran ve kafeler yer alır.

Güzel Bir Gelecek Umudu

Taut’un inşa edilmiş tasarımlarına bakınca, insanda adeta bir şizofreni havası uyanır. Bu yapılarda sanki umudunu kaybetmiş bir mümini fark ederiz. Örneğin Kattowitz, Berlin ya da Magdeburg’daki yapılarda, aynı yıllarda defterlerine döktüğü ütopyalarındaki ideal ışıktan veya dans eden bedenlerden eser yoktur. Yatay ve dikey çizgilerden oluşan bu tuğla ya da beton yapılarda organik formlardan, açıklıklardan ve ilahi bir ışıktan söz edilmesi mümkün değildir. Nitekim, Taut’un düşünceleri de 1930’lu yıllara doğru giderek bu yapılardaki mimariye yaklaşacak ve oranla işlevi öne çıkaracaktır.

Taut’un savaşın ardından 1919 yılında yazdıklarına dönersek, doğanın ortasında kurulacak yaşam birimleri sayesinde daha sağlıklı, daha iyi bir yaşamın ve güzel bir geleceğin mümkün olduğunu düşünmektedir. Yeni, gerçek bir kültürün oluşacağına inanır. “The Earth is a Good Dwelling” başlıklı yazısında, Tolstoy’un “Mutluluk, doğayla ve doğanın içinde yaşamaktır” sözünü alıntılayarak şunları ekler: “Yeni bir bağ insanlığı birbirine kenetleyecek. Benim anlattığım gibi bir dünyada sınırları kim ister ki? Sınırlar gelecekte imkânsızlaşacak… Devletler ve uyguladıkları şiddet yok olacak. Yerlerine diktadan uzak olan, insan ilişkilerinin yeni formu doğacak…”

 



[1] Paul Westheim, Kunstkritik aus dem Exil, (Almanya: Müller und Kiepenheuer, 1985) s. 217

[2] Hanno-Walter Kruft, History of Architectural Theory, (ABD: Princeton of Architectural Press, 1996) s. 372

[3] Iain Boyd Whyte, Der Visionaer Bruno Taut, Bruno Taut 1880-1938: Architekt zwischen Tradition und Avandgarde, (Münih: Deutsche Verlags-Anstalt, 2001) s. 72

[4] Hanno-Walter Kruft, History of Architectural Theory, s. 372

[5] Iain Boyd Whyte, Der Visionaer Bruno Taut, Bruno Taut 1880-1938: Architekt zwischen Tradition und Avandgarde, s. 69

[6] Kristina Hartmann, Ohne einen Glaspalast ist das Leben eine Last (Paul Scheerbart), Bruno Taut 1880-1938: Architekt zwischen Tradition und Avandgarde, s. 58

[7] Üyeleri arasında kardeşi Max, Martin Gropius, Erich Mendehlsohn; ressam Kaette Kollwitz, Emil Nolde, Maz Pechstein da bulunmaktadır.

[8] Hanno-Walter Kruft, History of Architectural Theory, s. 372

[9] Francesco Martinez Mindeguia, Bruno Taut: Architecture in the Alps, 1919, Erişim: 16.12.2014, http://etsavega.net/dibex/Taut_Alpine-e.htm

[10] Iain Boyd Whyte, Der Visionaer Bruno Taut, Bruno Taut 1880-1938: Architekt zwischen Tradition und Avandgarde, s. 73

[11] Iain Boyd Whyte, Der Visionaer Bruno Taut, Bruno Taut 1880-1938: Architekt zwischen Tradition und Avandgarde, s. 89

[12] Bruno Taut, “The Earth is a Good Dwelling“, Erişim: 13.12.2014, http://faculty.washington.edu/cbehler/teaching/coursenotes/brunoTEGD.html ve Francesco Martinez Mindeguia, Bruno Taut: Architecture in the Alps, 1919, Erişim: 16.12.2014, http://etsavega.net/dibex/Taut_Alpine-e.htm

[13] Alan Colquhoun, Modern Architecture, (İngiltere: Oxford University Press, 2002) s. 91

[14] Bruno Taut, “The Earth is a Good Dwelling”, Erişim: 13.12.2014, http://faculty.washington.edu/cbehler/teaching/coursenotes/brunoTEGD.html

Kaynak: E-SKOP

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…