Merve Küçüksarp Edward Said’i Bianet için yazdı.

Said, hayatı boyunca Don Kişot gibi korkusuzca yel değirmenleriyle savaşmak zorunda kalsa da, o her daim fikirleriyle, yazdığı eserlerle en dokunulmaz putları yıkmayı ve sözünden sakınılan bir aydın olmayı başardı.Said, hayatı boyunca Don Kişot gibi korkusuzca yel değirmenleriyle savaşmak zorunda kalsa da, o her daim fikirleriyle, yazdığı eserlerle en dokunulmaz putları yıkmayı ve sözünden sakınılan bir aydın olmayı başardı.

Edward Said, yakalandığı kanser sebebiyle 2003 yılında hayatını kaybetmeden bir süre önce Tarık Ali’yle yaptığı sohbet dizisinin tam metni geçtiğimiz aylarda ilk defa Türkçe olarak yayımlandı.

İki entelektüelin karşılıklı politikadan, tarihten ve sanattan bahsettiği bu söyleşilerde, Said, üzerine çokça kalem oynatılan entelektüel kimliğinin yanı sıra hayatını, ailesini, Amerika’daki eğitimi sırasında yaşadıklarını tüm samimiyetiyle anlatıyor.

Kimine göre geçtiğimiz yüzyılın ne büyük entelektüeli, kimine göre ise ürettiği eserlerle yeni bir şey söylemeyen fazla abartılan bir aydın…

Hangi taraftan bakılırsa bakılsın hakkında en çok yazılıp çizilen entelektüellerinden biridir Edward Said.

Yalnızca 1978 yılında ilk defa yayımlanan Oryantalizm(Şarkiyatçılık) adlı eseri bile kırk yıldır eleştirmenleri, tarihçileri ve siyasetçileri üzerine düşünmeye davet ettiği gibi üzerine en çok referans gösterilen eserlerden biri olmaya hala devam ediyor.

Yel değirmenleriyle savaşmak

Edward Said denince ilk anda benim aklıma ise ölümünden birkaç yıl önce, artık hastalığı son safhada iken, Filistin meselesinden duyduğu üzüntü sebebiyle İsrail tarafına -elbette insansız boş sahaya- taş atarken çekilen Don Kişotvari fotoğrafı geliyor, (bu vesileyle Said’in okuldan atılmasını isteyenlere Columbia Üniversite yönetiminin akademik özgürlük adına verdiği “ayarı”* da unutmamak gerekiyor).

Said hayatı boyunca Don Kişot gibi korkusuzca yel değirmenleriyle savaşmak zorunda kalsa da, o her daim fikirleriyle, yazdığı eserlerle en dokunulmaz putları yıkmayı ve sözünden sakınılan bir aydın olmayı başarır.

Edward Said, 1935 yılında Filistinli Hıristiyan Arap bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. İsrail Devletinin kurulmasının ardından Kahire’ye göç etmek zorunda kalan Said, orada İngiliz eğitim sisteminin hakim olduğu bir okulda başladığını eğitimine ABD’deki Princeton, Harvard gibi seçkin üniversitelerde nihayetlendirir.

Doktorasını vermesinin ardından Columbia Üniversitesinde İngiliz dili ve karşılaştırmalı edebiyat üzerine çeşitli dersler verir.

Bir İngiliz adı ve bir Arap soyadından oluşan ismi adeta kaderi olur ve tüm hayatı boyunca bu ikiliği sürdürür. Filistin’de olduğu vakit “Batılı” bir aydın, Amerika’da olduğu vakit “Doğulu” bir aydın olarak muamele görür.

Hem zaten o, kendini gerçek anlamda hiçbir kimliğe ait hissetmeyen, gittiği her yerde kendi deyimiyle gönüllü bir sürgündür.

Aynı coğrafyanın insanları

Evde sabahlık giymeyi dahi yasaklayan, sert, otoriter bir babanın sıkı disiplini altında büyüdüğünü söyleyen Said, on beş yaşında Amerika’ya yatılı okula gönderildiğinde ilk defa Batı’da bir okula gitmek deneyimiyle yüz yüze kalır.

Said, Kahire’de bulunduğu vakit “Batılı” bir okula gittiği, İngiliz eğitimi aldığı halde, okul arkadaşları kendisiyle aynı coğrafyanın insanlarıdır.

Ne var ki, bu defa okul arkadaşları onun hiç aşina olmadığı bir ülkenin insanları olan Amerikalılardır.

Onların dünyasına kolay kolay uyum sağlayamaz. Evinden, ailesinden uzakta olmanın, babası tarafından adeta sürgüne gönderilmenin sıkıntısının yanı sıra, Batılı bir okulda “öteki” olmanın zorluklarını hisseder.

Nitekim Tarık Ali’yle yaptığı söyleşide yaşadığı bu deneyimin, ondan açtığı yaraların hiçbir vakit kapanmadığını da belirtir.

Onun derinden etkileyen diğer bir mesele ise, Amerika’nın seçkin kurumlarında doktoraya kadar uzanan eğitimi sırasında, Batı’nın Doğu’ya daha doğrusu Araplara karşı bakışının oldukça olumsuz olduğunu fark etmesidir.

Nihayetinde bu, artık Amerika’nın ilgisinin, artık yavaş yavaş Rusya ve Almanya’dan, hatta Uzak Doğu’dan Ortadoğu’ya ve Araplara doğru yönelttiği, politikalarını bu coğrafyaları göz önüne alarak şekillendirmeye başladığı bir dönemdir.

Yaptığı tarih ve politik okumaların sonucunda Said’de, Batı’nın bunu sistemli yaptığına, Doğu’yu ötekileştirerek, kendince bir Doğu imgesi yaratarak onu tahakküm altına alma amacı taşıdığına dair fikirler doğmaya başlar.

“Egzotik” imgesiyle ötekileştirmek

Üstelik ona göre, bu Batı’nın sadece politika ve tarih bilincinde değil, resim, edebiyat gibi sanatın çeşitli dallarında da söz konusudur.

Batılı sanatçıların Doğu’yu gerçekçi bir şekilde tasvir etmediklerine, Doğu’yu “egzotik, gizli ve durağan” bir imgeyle tarif ederek ötekileştirdiklerine inanır.

Zaten 1978 yılında yazdığı Oryantalizm’de de tam olarak Batı’nın başta tarihi ve edebi yapıtlarından yola açarak sitemli olarak Doğu’yu nasıl ötekileştirdiğini ve ona gerçeküstü bir söylem yüklediğini ayrıntılarıyla anlatır.

Said, kariyerinin başından beri uzmanlık alanı olan edebiyat kadar politikayla da ilgilenir.

Nitekim söyleşisinde de belirttiği gibi, Said edebiyatın tarihten ve politikadan ayrı düşünülemeyeceği, bu yüzden edebiyat çalışmalarının yalnızca estetik açıdan değil, aslında tarihsel bir görev olduğu kanısındadır.

Ne var ki onun politikaya ilgisi asıl tetikleyen olay 1967 yılında Araplarla İsrailliler arasında meydana gelen Altı Gün Savaşı’dır.

Bu olayın bildiği tüm dünyasını değiştirdiğini söyleyen Said, bu tarihten sonra Amerikalıların ve İsraillilerin Araplara karşı konumunu eleştiren yazılar ve kitaplar kaleme alır.

Filistin meselesine dair ömür boyu sürecek bir entelektüel mücadeleye bayrak açar. Amacı Ortadoğu’da halkların bir arada yaşayacağı, kimsenin kimseye tahakküm etmeyeceği, ötekileştirmeyeceği bir devletin tesis edilmesidir.

“Kimlik” sorusunun sıkıcılığı

Edward Said her ne kadar Arap olduğunu sık sık vurgulasa da, aslında o hayatı boyunca insanları ayrıştırıcı aidiyetlere karşı çıkar.

Nitekim kendi kimliği hakkında ne düşündüğünü soran Tarık Ali’ye söylediği şu sözler onun kimlik felsefesini özetlemektedir:

“Sürgün olduğumu düşünüyorum. Doğrusu her türlü kimlik sorusunu, her şeyden önce kendi kimliğimi müthiş sıkıcı buluyorum. Hayatımın geri kalanında onu pekiştirmek şöyle dursun asıl denemek istediğim kimliğimden uzaklaşmak. (…)

Ulusal bir topluluğa ait olma fikri için çok az bir vaktim var. Bana pek ilgi çekici gelmiyor. Üstelik entelektüel açıdan geliştirdiği de söylenemez…”.

Tarık Ali’yle yaptığı ve daha sonra kitaplaştırılan söyleşiler dizisinde Said, yazıları ışığındaki fikirlerinin arkasında yatan daha pek çok duygu ve düşünceye de yer veriyor.

Bunun yanı sıra her gerçek entelektüel gibi sanatın çeşitli dallarıyla uzmanlaşacak kadar alakadar olan Said, sanata bakışını, İngiliz ve Amerikan romancılarına dair eleştirilerini, çeşitli bestecilere dair görüşlerini de paylaşıyor.

Edward Said, hakkında olumlu/olumsuz tüm fikirlere rağmen kuşku yoktur ki, inandığı doğruların arkasından giden muhalif bir aydındır.

Konforunu ve kariyerini garanti altına almak için iktidarları memnun etmeye çalışan, toplumların belleklerini zehirleyen günümüz “aydın tiplerine” karşın, Said fikirleri bir yana muhalif bir entelektüel olarak örnek alınması gereken bir dünya insanıdır.

Kaynak: Bianet

 

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…